03.11.2026Pasinler☼
Pasin Ovası · Erzurum · TürkiyeYerel habercilikte hızlı, anlaşılır ve güvenilir yayın
Pasinlerin Sesi
Tarihin İzindeDadaşın Sesi
◖ SON GELİŞMELER
TÜMÜ →
Ana Sayfa › Köşe Yazıları
REKLAM · HABER DETAY ÜST
· Köşe Yazıları ·

Bir Fotoğrafla Kardeşlik Sorgulanmaz: Türkiye–Azerbaycan Arasına Kim Nifak Sokuyor?

Bir Fotoğrafla Kardeşlik Sorgulanmaz: Türkiye–Azerbaycan Arasına Kim Nifak Sokuyor?
◷ 8 dk okuma◉ 0 görüntülenmePasinlerin Sesi Haber Merkezi

Birleşmiş Milletler salonındaki tek bir görüntü üzerinden Türkiye–Azerbaycan kardeşliğini sorgulamak kolaydır; asıl mesele Boraltan’dan Elçibey’in karşılıksız kalan helikopter talebine, Şuşa Beyannamesi’nden bugünkü savunma iş birliğine kadar uzanan ortak hafızaya bakıp şu soruyu sorabilmektir: Türk’ü Türk’ten uzaklaştıran bu dil kimin ekmeğine yağ sürüyor?

REKLAM · HABER İÇERİĞİ ARASI
Bilgehan Pasinli Son günlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında, özellikle İsrail meselesi üzerinden sosyal medyada ve bazı medya organlarında giderek sertleşen tartışmaları izlerken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Yılların değil, asırların içinden süzülerek gelen, savaşların, göçlerin, acıların, ayrılıkların ve yeniden kavuşmaların yoğurduğu Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini, Birleşmiş Milletler salonunda kimin ayağa kalkıp kimin oturduğuna bakarak tartışmaya açmak gerçekten Türk milletinin menfaatine midir, yoksa farkında olarak veya olmayarak Türk dünyasının en sağlam iki sütunu arasına güvensizlik yerleştirmek isteyenlerin değirmenine su mu taşımaktadır? Netanyahu'nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşması sırasında Türkiye heyetinin salonu terk etmesine karşılık Azerbaycan temsilcisinin salonda kalması elbette Türkiye'de tartışılabilir, hatta bir Türk olarak Azerbaycan temsilcisinin o anda Türkiye'nin yanında ayağa kalkmasını ve aynı kapıdan çıkmasını arzu ettiğimizi de açıkça söyleyebiliriz; fakat bir diplomatik tercihle bir milletin tarihî kardeşliğini aynı terazinin kefesine koyarak buradan “Azerbaycan Türkiye'yi yalnız bıraktı” veya daha da ileri giderek “Azerbaycan İsrail'i Türkiye'ye tercih etti” sonucunu çıkarmaya başladığımız anda dış politikayı tartışmayı bırakmış, iki kardeş toplumun birbirine olan güvenini tartışmaya açmış oluruz. İşte benim itirazım tam olarak burada başlıyor. Çünkü devletlerin birbirleriyle ilişkilerini değerlendirirken hafızamızı geçen haftadan başlatamayacağımız gibi, hele Türkiye ile Azerbaycan söz konusu olduğunda birkaç televizyon görüntüsünü önümüze koyup yüz yıllık tarihi bunların arkasına saklayamayız. İsrail'le dün biz de yakın ilişkiler kurduk Bugün Azerbaycan'ın İsrail'le geliştirdiği ilişkileri önümüze koyarak Azerbaycan Türklerine adeta kardeşlik ve sadakat sınavı yapmaya çalışanların, aynı teraziyi Türkiye'nin yakın tarihine çevirdiklerinde çok daha farklı bir tabloyla karşılaşacaklarını bilmeleri gerekir; çünkü Türkiye Cumhuriyeti de geçmişte İsrail'le yalnızca diplomatik ve ticari ilişkiler kurmamış, 1990'lı yıllarda askerî eğitimden savunma alanına kadar uzanan son derece kapsamlı anlaşmalar imzalamış ve bu ilişkileri o günün bölgesel şartları içerisinde kendi millî menfaatlerinin gereği olarak değerlendirmiştir. O halde kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Türkiye İsrail'le ilişki kurduğunda bunun adı devlet aklı, jeopolitik mecburiyet veya millî menfaat oluyor da Azerbaycan, İran'la uzun sınırını, Karabağ savaşlarını, Rusya'nın Kafkasya'daki ağırlığını ve kendi güvenlik ihtiyaçlarını hesaba katarak İsrail'le ilişki kurduğunda bunun adı neden Türkiye'ye ihanet oluyor? Azerbaycan'ın politikasını eleştirebiliriz, yanlış bulabiliriz ve Ankara'nın hassasiyetlerine daha fazla dikkat etmesini isteyebiliriz; fakat eleştirinin hakkını teslim etmek başka, Azerbaycan Türkünü Türkiye Türkünün gözünde şüpheli hale getirecek bir dil üretmek bambaşka bir meseledir. Azerbaycan'a kardeşlik dersi vermeden önce kendi tarihimize de bakalım Üstelik Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin tarihini yalnızca bizim Azerbaycan için yaptıklarımız üzerinden anlatmaya kalkarsak hem tarihe hem de kardeşlik hukukuna haksızlık etmiş oluruz; çünkü bu uzun ilişkinin içerisinde Türkiye'nin de bugün hatırladığımızda içimizi acıtan, “Keşke böyle olmasaydı” dediğimiz kararları vardır ve bunların başında kamuoyunda Boraltan faciası olarak bilinen 1945'teki Sovyet mültecilerinin iadesi meselesi gelir. Arşiv belgelerine dayanan akademik araştırmalar, Türkiye'ye sığınan Sovyet vatandaşı askerlerin Sovyetler Birliği'ne teslim edildiğini, bunların önemli bölümünün Azerbaycan Türklerinden oluştuğunu ortaya koyarken, hadisenin yıllar içerisinde anlatılan bütün ayrıntılarının tarihî belgelerle doğrulanmadığını da gösteriyor; fakat tartışmalı ayrıntıları bir kenara bıraktığımızda geriye kalan çıplak gerçek bile yeterince ağırdır: Türkiye'ye sığınmış Azerbaycan Türkleri Sovyet yönetimine iade edilmiştir. Şimdi dönüp kendimize soralım; Azerbaycan Türkleri bu tarihî acıyı bugünkü Türkiye Türkünün önüne koyup “Siz bizi sattınız, artık kardeş değilsiniz” mi diyor, yoksa devletlerin belirli dönemlerde aldığı yanlış kararlarla milletlerin birbirine duyduğu tarihî aidiyetin aynı şey olmadığını bilerek Türkiye'ye yine kardeş gözüyle mi bakıyor? İşte kardeşlik tam da burada sınanır. Elçibey'in o kırgınlığını da unutmadık Aynı şekilde Karabağ savaşının Azerbaycan'ı ateş çemberine çevirdiği 1993 yılını, Türk dünyası fikrine hayatını adamış Ebülfeyz Elçibey'in Türkiye'den sivillerin tahliyesinde kullanılmak üzere helikopter istediğini fakat bu talebin karşılanmadığını söylediği günleri de hafızamızdan silemeyiz; çünkü Elçibey'in Mehmet Ali Birand'a verdiği röportajda dile getirdiği kırgınlık, yalnızca bir devlet başkanının diplomatik serzenişi değil, kendisini Türkiye'den ayrı görmeyen bir Türk liderinin Ankara'ya duyduğu beklentinin karşılıksız kalmasının acısıydı. Fakat bütün bunlara rağmen Azerbaycan Türkiye'ye sırtını dönmedi, Azerbaycan Türkü Anadolu Türkünü düşman ilan etmedi ve Elçibey'in o kırgın sözleri iki toplum arasındaki kardeşliği ortadan kaldırmadı; çünkü onlar da biliyorlardı ki hükûmetlerin yanlış kararları olabilir, liderlerin hesapları değişebilir, uluslararası şartlar devletleri istemedikleri tercihlere zorlayabilir ama milletlerin birbirine olan tarihî bağı günlük siyasetin çok üzerinde bir yerde durur. Öyleyse Azerbaycan'ın bugün yaptığı ve bizim yanlış bulduğumuz bir tercihin karşılığında neden aynı olgunluğu biz göstermeyelim? Bugünün gerçek fotoğrafı BM salonundan ibaret değildir Üstelik tam da Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin sorgulandığı bugünlerde iki devletin savunma alanındaki işbirliği giderek daha ileri bir seviyeye taşınıyor; ortak üretimden teknoloji paylaşımına, savunma sistemlerinden müşterek tatbikatlara kadar genişleyen bu yapı, Türkiye ile Azerbaycan'ın birbirinden uzaklaşmak bir yana, güvenlik mimarilerini giderek daha fazla birbirine bağladığını gösteriyor. Bir tarafta sosyal medyada birkaç gün boyunca dolaşıma sokulan bir BM görüntüsü, diğer tarafta askerlerini birlikte eğiten, savunma sanayilerini birbirine bağlayan, ortak üretim planlayan ve gerektiğinde aynı cephede hareket edebilmenin altyapısını oluşturan iki devlet varsa, Türk milletinin önüne hangi fotoğrafın konulması gerektiğini de iyi düşünmek zorundayız. Çünkü gerçek devlet ilişkileri televizyon ekranındaki birkaç saniyelik görüntülerden değil, devletlerin birbirlerine hangi güvenlik taahhütlerini verdiğinden anlaşılır. Şuşa Beyannamesi masanın üzerinde duruyor Nitekim Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülkenin ilişkisini güzel sözlerden çıkararak doğrudan müttefiklik hukukunun içerisine yerleştirmiş, taraflardan birinin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya güvenliğine üçüncü bir devlet tarafından tehdit veya saldırı olması halinde iki ülkenin istişare ederek birbirine gerekli yardımı sağlamasını ve silahlı kuvvetlerin koordineli biçimde hareket edebilmesini öngören son derece önemli bir devlet belgesi ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla bugün sosyal medyada “İsrail ile Türkiye karşı karşıya gelirse Azerbaycan kimi seçer?” diye kolayca sorulan sorunun cevabını kahvehane tahminlerinde veya televizyon yorumcularının öfkesinde değil, iki devletin imzaladığı belgelere ve oluşturduğu ittifak yapısına bakarak değerlendirmek gerekir. Azerbaycan'ın İsrail'le ilişkileri vardır; bunu kimse saklamıyor. Ama Türkiye ile Azerbaycan arasında müttefiklik ilişkisi vardır. Bu iki kavram arasındaki farkı ortadan kaldırırsanız diplomasi konuşmuyor, duygu üzerinden siyaset üretiyorsunuz demektir. Aliyev'in sözünü de görmezden gelmeyelim Tam da Azerbaycan'ın Türkiye'den uzaklaştığı iddialarının konuşulduğu bir dönemde İlham Aliyev'in “Türk dünyası bizim ailemizdir ve bizim başka ailemiz yoktur” demesi, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin dünyada benzerinin bulunmadığını vurgulaması ve Ankara ile Bakü'nün ortak hareket etmesinin bölgesel istikrara katkı sağladığını söylemesi de bu tartışmanın içerisinde görülmesi gereken önemli bir açıklamadır. Aliyev'i sevmek zorunda değilsiniz, Erdoğan'ı sevmek zorunda değilsiniz ve hiçbir Türk, Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini iki liderin şahsi dostluğuna bağlamak zorunda da değildir; çünkü bizim konuştuğumuz şey Aliyev'den de Erdoğan'dan da, bugün iktidarda bulunan hükûmetlerden de, medya patronlarından da, gazetecilerden de daha uzun ömürlü bir meseledir. Biz bir milletin geleceğini konuşuyoruz. Peki bu ateşi kim, neden harlıyor? Tam da bu noktada Türkiye'deki bazı medya çevrelerine, Turkuvaz'a veya aynı dili kullanan başka herhangi bir yayın organına sorulması gereken soru, onların Azerbaycan hükûmetini eleştirme hakkının bulunup bulunmadığı değildir; elbette bulunmaktadır, fakat yaptıkları yayınların Türkiye Türkünün zihninde Azerbaycan'a karşı şüphe, Azerbaycan Türkünün zihninde ise Türkiye'ye karşı kırgınlık meydana getirmeye başladığını gördükleri halde bu dili neden sürdürdüklerini açıklamaları gerekir. Çünkü gazetecilik yalnızca söylenen sözün doğru olup olmadığından ibaret değildir; özellikle milletlerin birbirine baktığı hassas meselelerde, o sözün hangi toplumsal sonucu üreteceğini ve kimin stratejik menfaatine hizmet edeceğini düşünmek de ciddi bir sorumluluktur. Türkiye ile Azerbaycan birbirinden uzaklaştığında bundan Türk dünyasının kazanacağı hiçbir şey yoktur. Türkiye'nin Hazar'a ve Türkistan'a uzanan en önemli kapılarından biri Azerbaycan'dır; Azerbaycan'ın Batı'ya, Anadolu'ya ve Akdeniz'e uzanan en önemli stratejik dayanaklarından biri ise Türkiye'dir ve bu iki devlet arasındaki güven aşındığında meydana gelecek jeopolitik boşluğu doldurmak için sıraya girecek aktörlerin hiçbiri bunu Türk milletinin hayrına yapmayacaktır. Rusya kendi çıkarını düşünür. İran kendi çıkarını düşünür. İsrail kendi çıkarını düşünür. ABD ve Avrupa devletleri kendi çıkarlarını düşünür. Ermenistan kendi çıkarını düşünür. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur; çünkü devletlerin görevi kendi milletlerinin menfaatini korumaktır. Asıl şaşılacak şey, bizim başkalarının ne kazanacağını hesaplamadan kendi elimizle Türk'ün Türk'e olan güvenini aşındırmamızdır. Nifak tohumunu kimin attığı kadar kimin suladığı da önemlidir Belki de meselenin düğümlendiği yer tam olarak burasıdır; çünkü Türkiye ile Azerbaycan arasına ilk nifak tohumunu kimin attığını bulmak elbette önemlidir ama o tohumun büyüyebilmesi için Türkiye'den ve Azerbaycan'dan insanların onu öfkeyle, hamasetle, reyting hesabıyla, siyasi hesaplarla veya sosyal medya etkileşimi uğruna sürekli sulaması gerekiyorsa, artık yalnızca tohumu atanları değil onu büyütenleri de konuşmak zorundayız. Birileri Ankara'da oturup Azerbaycan Türkünü Türkiye Türkünün gözünde değersizleştiriyor, birileri Bakü'de oturup Türkiye Türkünü Azerbaycan Türkünün gözünde şüpheli hale getiriyor ve iki taraf da birbirinin en hassas yaralarını kaşıyarak toplumların arasındaki güveni tüketiyorsa, hangi bayrağın altında konuştuğuna bakmadan o dile karşı çıkmak gerekir; çünkü ortaya çıkacak sonucun adı Türkiye'nin veya Azerbaycan'ın zaferi değil, Türk'ün Türk'ten uzaklaşmasıdır. Boraltan'ın acısına rağmen Azerbaycan Türkiye'den vazgeçmediyse, Karabağ'ın en ağır günlerinde Elçibey'in Türkiye'den istediği helikopterlerin gelmemesine rağmen Azerbaycan Türkü Anadolu Türküne sırtını dönmediyse ve Türkiye'nin İsrail'le son derece yakın askerî ve siyasi ilişkiler yürüttüğü yıllarda Bakü Ankara'yı kardeş görmekten vazgeçmediyse, bugün bizim de Azerbaycan'ın her dış politika tercihini beğenmediğimiz anda yüz yıllık kardeşliği tartışmaya açma hakkımız yoktur. Çünkü bugün İsrail vardır, yarın başka bir mesele olacaktır; bugün Erdoğan vardır, yarın Türkiye'yi başka biri yönetecektir; bugün Aliyev vardır, yarın Azerbaycan'ın başında başka biri bulunacaktır; bugün öfkeyle manşet atan gazeteler yarın başka patronların eline geçecek, bugünün televizyoncularının isimleri birkaç yıl sonra dahi hatırlanmayacaktır ama Anadolu'daki Türk ile Azerbaycan'daki Türk aynı coğrafyanın çocukları olarak yaşamaya devam edecektir. İşte bu nedenle bizim meseleyi değerlendirdiğimiz terazi günlük siyasetin değil, Türk milletinin uzun vadeli menfaatinin terazisi olmak zorundadır. İlham Aliyev'in söylediği “Türk dünyası bizim ailemizdir ve bizim başka ailemiz yoktur” sözüne Türkiye'den verilecek cevap da bence çok açıktır: Bizim de Azerbaycan'dan vazgeçmek gibi bir lüksümüz yoktur; çünkü Türkiye ile Azerbaycan birbirinin alternatifi değil, aynı tarihî yürüyüşün iki devletidir ve Türk'ün Türk'e sırtını döndüğü her dönemde ortaya çıkan boşluğu Türkler değil, başkaları doldurmuştur. Bu nedenle bugün bize düşen görev, iki kardeş devlet arasında ortaya çıkan her görüş ayrılığını saklamak veya eleştiriyi susturmak değil; eleştirirken dahi kardeşliğin temelini dinamitlemeyecek kadar akıllı, devletlerin günlük politikalarıyla milletlerin ebedî bağlarını birbirinden ayırabilecek kadar tarih şuurlu ve başkalarının hesabına değil kendi milletimizin geleceğine bakabilecek kadar Türkçe düşünmektir. Bilgehan Pasinli
OKUR GÖRÜŞLERİ

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.
Hakaret, tehdit, kişisel veri ve spam içeren yorumlar yayımlanmaz.
Bu habere henüz yayımlanmış yorum yok. İlk görüşü siz bırakabilirsiniz.

İlgili Haberler

Aynı kategori veya bölgeden